Savunmamızda,,en,Mali kriz benim gibi köşe yazarları için gerçek bir altın madeniydi,,en,konuyla ilgili en az beş makale yayınladı,,en,nedenleri dahil,,en,dersler öğrenildi,,en,en çok kendini küçümseyen,,en,aşırılıklarımız,,en,buna katkıda bulunan,,en,Bu yazılarıma bakıyorum,,en,Bize biraz haksız davrandığımı hissediyorum,,en,Açgözlülük suçlamalarımı köreltmeye çalıştım,,en,ve belki çöküş,,en,Müstehcenliği ve Madoff'un beğenilerini ortaya çıkaranın, içinde yaşadığımız dönemin doyumsuz açgözlülüğünün genel havası olduğuna işaret ederek,,en,Ama daha yüksek bir açgözlülüğün varlığını kabul ettim,,en,daha fazlası,,en,daha doyurucu bir açgözlülük,,en,aramızda bankacılar ve sayısal uzmanlar,,en,Şimdi bu parçadaki sözlerimi geri almıyorum,,en,ama başka bir yöne işaret etmek istiyorum,,en

The financial crisis was a veritable gold mine for columnists like me. I, for one, published at least five articles on the subject, including its causes, the lessons learned, and, most self-deprecating of all, our excesses that contributed to it.

Looking back at these writings of mine, I feel as though I may have been a bit unfair on us. I did try to blunt my accusations of avarice (and perhaps decadence) by pointing out that it was the general air of insatiable greed of the era that we live in that spawned the obscenities and the likes of Madoff. But I did concede the existence of a higher level of greed (or, more to the point, a more sated kind of greed) among us bankers and quantitative professionals. I am not recanting my words in this piece now, but I want to point out another aspect, bir affetme değilse bir gerekçe,,en,Küresel şirketleri başka bir halk nefret dalgası yıkarken neden ikramiyeleri ve diğer aşırılıkları savunmak isteyeyim?,,en,potansiyel olarak durdurulamaz petrol sızıntısı sayesinde,,en,Sanırım kayıp nedenler için bir enayiyim,,en,Rhett Butler gibi,,en,Çılgın ikramiyelerle sakin yaşamın nicelikli yolu artık rüzgarla gitti,,en,Bay aksine,,en,Uşak,,en,Daha önce burada sunduğum argümanlar ile savaşmalı ve çürütmeliyim,,en,Delik açmak istediğim argümanlardan biri adil telafi açısıydı.,,en,Çevremizde, dolgun maaş çekinin, çalışma alanımızdaki insanların gösterdiği uzun saatler süren sıkı çalışma için yeterli bir tazminat olduğu tartışılıyordu.,,en,Ben onu bozdum,,en.

Why would I want to defend bonuses and other excesses when another wave of public hatred is washing over the global corporations, thanks to the potentially unstoppable oil spill? Well, I guess I am a sucker for lost causes, much like Rhett Butler, as our quant way of tranquil life with insane bonuses is all but gone with the wind now. Unlike Mr. Butler, however, I have to battle and debunk my own arguments presented here previously.

One of the arguments that I wanted to poke holes in was the fair compensation angle. It was argued in our circles that the fat paycheck was merely an adequate compensation for the long hours of hard work that people in our line of work put in. I quashed it, I think, insanların daha çok çalıştıkları ve daha fazla ödülü olmayan diğer nankör mesleklere işaret ederek,,en,Sıkı çalışmanın, kişinin hak ettiği şeyle hiçbir ilişkisi yoktur,,en,Dalga geçtiğim ikinci argüman, her yerde bulunabilen,,en,yetenek,,en,Mali krizin zirvesinde,,en,yetenek tartışmasına gülmek kolaydı,,en,yetenek için çok az talep vardı ve çok fazla arz vardı,,en,böylece ekonominin temel ilkesi uygulanabilir,,en,kapak hikayemizin bu sayıda gösterdiği gibi,,en,Büyük tazminat paketleri için tüm argümanlardan,,en,en ikna edici olanı kar paylaşımı olandı,,en,En iyi yetenekler büyük riskler aldığında ve kâr elde ettiğinde,,en,ganimetten adil bir pay almaları gerekiyor,,en,Aksi takdirde,,en,daha fazla kar elde etmek için teşvik nerede,,en. Hard work has no correlation with what one is entitled to. The second argument that I made fun of was the ubiquitous “talent” angle. At the height of the financial crisis, it was easy to laugh off the talent argument. Besides, there was little demand for the talent and a lot of supply, so that the basic principle of economics could apply, as our cover story shows in this issue.

Of all the arguments for large compensation packages, the most convincing one was the profit-sharing one. When the top talents take huge risks and generate profit, they need to be given a fair share of the loot. Otherwise, where is the incentive to generate even more profits? Bu argüman, negatif karlar geldiğinde biraz ısırdı,,en,bununla gerçekten kayıpları kastediyorum,,en,sübvanse edilmesi gerekiyor,,en,Bütün bu efsane bana Scott Adams'ın bir zamanlar risk alanlar hakkında söylediği bir şeyi hatırlattı.,,en,Risk alanların,,en,tanım olarak,,en,genellikle başarısız olur,,en,Ahmaklar da öyle,,en,onları ayırmak zor,,en,Moronlar güzel ödüller almalı mı,,en,Soru bu,,en,Bütün bunları önceki makalelerimde söylemiştim,,en,Şimdi savunmamızda bazı argümanlar bulma zamanı,,en,Genel tezimi desteklemediği için önceki sütunlarımda önemli bir argümanı atlamıştım.,,en,cömert ikramiyelerin o kadar da haklı olmadığını,,en,Artık kayıp davaya bağlılığımı değiştirdim,,en,elimden geldiğince güçlü bir şekilde sunmama izin ver,,en (by which I indeed mean losses) needed to be subsidized. This whole saga reminded me of something that Scott Adams once said of risk takers. He said that risk takers, by definition, often fail. So do morons. In practice, it is hard to tell them apart. Should the morons reap handsome rewards? That is the question.

Having said all this in my previous articles, now it is time to find some arguments in our defense. I left out one important argument in my previous columns because it did not support my general thesis — that the generous bonuses were not all that justifiable. Now that I have switched allegiance to the lost cause, allow me to present it as forcefully as I can. Tazminat paketlerini ve performans primlerini farklı bir ışıkta görmek için,,en,önce herhangi bir geleneksel gerçek mekanda faaliyet gösteren şirkete,,en,Bir donanım üreticisini düşünelim,,en,Diyelim ki bu hırdavat dükkanımız bir yıl çok iyi gidiyor,,en,Kârla ne yapar,,en,hissedarlar temettü açısından sağlıklı bir ısırık alır,,en,Çalışanlar makul ikramiyeler alıyor,,en,inşallah,,en,Ancak kârlılığın sürekliliğini sağlamak için ne yapıyoruz,,en,Çalışan primlerini gelecekteki karlılığa bir yatırım olarak görebiliriz.,,en,Ancak bu durumda gerçek yatırım bundan çok daha fiziksel ve somuttur.,,en,Donanım üretim makinelerine ve teknolojiye yatırım yapabiliriz, önümüzdeki yıllarda üretkenliği artırabiliriz,,en,Araştırma ve geliştirmeye bile yatırım yapabiliriz,,en, we first look at any traditional brick-and-mortar company. Let’s consider a hardware manufacturer, for instance. Suppose this hardware shop of ours does extremely well one year. What does it do with the profit? Sure, the shareholders take a healthy bite out of it in terms of dividends. The employees get decent bonuses, hopefully. But what do we do to ensure continued profitability?

We could perhaps see employee bonuses as an investment in future profitability. But the real investment in this case is much more physical and tangible than that. We could invest in hardware manufacturing machinery and technology improving the productivity for years to come. We could even invest in research and development, daha uzun bir zamansal ufka abone olursak,,en,Bu çizgiler boyunca bakıyorum,,en,kendimize bir finans kurumu için karşılık gelen yatırımın ne olacağını sorabiliriz,,en,Gelecekte fayda elde edebilmek için tam olarak nasıl yeniden yatırım yapıyoruz?,,en,Daha iyi binalar düşünebiliriz,,en,bilgisayar ve yazılım teknolojileri vb.,,en,Ancak ilgili kârın ölçeği göz önüne alındığında,,en,ve bu artımlı iyileştirmelerin maliyeti ve faydası,,en,bu yatırımlar ölçülmez,,en,Bir şekilde,,en,Bu küçük yatırımların etkisi, bir finans kuruluşunun performansında gerçek mekanda faaliyet gösteren bir şirkete kıyasla etkileyici değildir.,,en,Bu fenomenin arkasındaki sebep şudur:,,en,donanım,,en,halletmeye calisiyoruz,,en,bir finans kurumu durumunda,,en,gerçekten insan kaynakları mı,,en,insanlar,,en,Dolayısıyla, tek mantıklı yeniden yatırım seçeneği insanlarda,,en.

Looking along these lines, we might ask ourselves what the corresponding investment would be for a financial institution. How exactly do we reinvest so that we can reap benefits in the future?

We can think of better buildings, computer and software technologies etc. But given the scale of the profits involved, and the cost and benefit of these incremental improvements, these investments don’t measure up. Somehow, the impact of these tiny investments is not as impressive in the performance of a financial institution compared to a brick-and-mortar company. The reason behind this phenomenon is that the “hardware” we are dealing with (in the case of a financial institution) is really human resources — people — you and me. So the only sensible reinvestment option is in people.

Öyleyse bir sonraki soruya geliyoruz,,en,insanlara nasıl yatırım yaparız,,en,Herhangi bir sayıda örtmece sıfat kullanabiliriz,,en,ama günün sonunda,,en,önemli olan en alt satırdır,,en,İnsanları ödüllendirerek yatırım yapıyoruz,,en,Parasal,,en,Para konuşur,,en,Performansı ödüllendirdiğimizi söyleyerek süsleyebiliriz,,en,kar paylaşımı,,en,yetenekleri korumak vb.,,en,Ama nihayetinde,,en,hepsi gelecekteki üretkenliği sağlamak için azalır,,en,donanım mağazamızın yeni ve şık bir ekipman satın alması gibi,,en,Şimdi son soru sorulmalı,,en,Yatırımı kim yapıyor,,en,Verimlilik ne zaman fayda sağlar,,en,güncel veya gelecek,,en,yükselir,,en,Cevap ilk bakışta çok açık görünebilir,,en,açıkça hissedarlar,,en,yararlanacak finans kuruluşunun sahipleri,,en,Ama küresel finansın karanlık dünyasında hiçbir şey siyah ve beyaz değildir,,en — how do we invest in people? We could use any number of euphemistic epithets, but at the end of the day, it is the bottom line that counts. We invest in people by rewarding them. Monetarily. Money talks. We can dress it up by saying that we are rewarding performance, sharing profits, retaining talents etc. But ultimately, it all boils down to ensuring future productivity, much like our hardware shop buying a fancy new piece of equipment.

Now the last question has to be asked. Who is doing the investing? Who benefits when the productivity (whether current or future) goes up? The answer may seem too obvious at first glance — it is clearly the shareholders, the owners of the financial institution who will benefit. But nothing is black and white in the murky world of global finance. Hissedarlar, sadece sahipliklerini kanıtlayan bir kağıt parçası tutan bir grup insan değildir.,,en,Kurumsal yatırımcılar var,,en,Çoğunlukla diğer finans kurumları için çalışan,,en,Emeklilik fonlarından ve banka mevduatlarından büyük miktarlarda para taşıyan insanlardır.,,en,sıradan insanın yuva yumurtasıdır,,en,hisse senetleriyle açıkça bağlantılı olsun ya da olmasın,,en,büyük halka açık şirketlerin hisselerini satın alan ve satan,,en,Ve teknoloji satın alımları veya ikramiye ödemeleri gibi yatırımların getirdiği verimlilik iyileştirmelerinden yararlanan da sıradan insandır.,,en,teori bu,,en,Bu dağıtılmış sahiplik,,en,kapitalizmin ayırt edici özelliği,,en,bazı ilginç sorular ortaya çıkarır,,en,Büyük bir petrol şirketi deniz tabanında durdurulamaz bir delik açtığında,,en,öfkemizi yöneticilerine yönlendirmeyi kolay buluyoruz,,en. There are institutional investors, who mostly work for other financial institutions. They are people who move large pots of money from pension funds and bank deposits and such. In other words, it is the common man’s nest egg, whether or not explicitly linked to equities, that buys and sells the shares of large public companies. And it is the common man who benefits from the productivity improvements brought about by investments such as technology purchases or bonus payouts. At least, that is the theory.

This distributed ownership, the hallmark of capitalism, raises some interesting questions, I think. When a large oil company drills an unstoppable hole in the seabed, we find it easy to direct our ire at its executives, havalı jetlerine ve kendilerine izin verdikleri diğer ölçüsüz lükslere bakarken,,en,Şirketin bir parçasına hepimizin sahip olduğu gerçeğini rahatlıkla unutmuyor muyuz?,,en,Demokratik bir ulusun seçilmiş hükümeti başka bir ülkeye savaş ilan ettiğinde ve bir milyon insanı öldürdüğünde,,en,varsayımsal olarak konuşmak,,en,suçlu başkanlar ve generallerle sınırlı mı olmalı,,en,yoksa doğrudan veya dolaylı olarak kolektif güçlerini devredip emanet eden kitlelere mi sızmalı?,,en,Konuya daha fazla,,en,Bir banka büyük ikramiyeler dağıttığında,,en,küçük yatırımlarımız karşılığında hepimizin talep ettiklerinin bir yansıması değil mi,,en,Vergi mükelleflerinin nihayetinde her şey ters gittiğinde hesabı ödemek zorunda kalması yanlış mı?,,en,diyeceğimi dedim,,en,finansal çöküş,,en,Graceless Singapurlu,,en,Tabu Konusu,,en. Aren’t we conveniently forgetting the fact that all of us own a piece of the company? When the elected government of a democratic nation declares war on another country and kills a million people (speaking hypothetically, of course), should the culpa be confined to the presidents and generals, or should it percolate down to the masses that directly or indirectly delegated and entrusted their collective power?

More to the point, when a bank doles out huge bonuses, isn’t it a reflection of what all of us demand in return for our little investments? Viewed in this light, is it wrong that the taxpayers ultimately had to pick up the tab when everything went south? I rest my case.

Comments