Tag Archives: gerçeksizlik

Unreal Evren — Bilim ve Maneviyat Işık görünce

Biz bizim evren biraz gerçekdışı olduğunu biliyoruz. Yıldız biz gece gökyüzünde gördüğümüz, Örneğin, gerçekten orada değil. Onlar taşındı hatta onları görmek için olsun zaman ölmüş olabilir. Bu gecikme Bize ulaşmak için bu uzak yıldızların ve galaksilerin ışık için gereken süre nedeniyle. Biz bu gecikme biliyorum.

Görmede aynı gecikme biz nesneleri hareket algıladıkları şekilde az bilinen bir tezahürü vardır. Bu şey daha hızlı geliyor bize sanki bakmak doğru geliyor gibi bizim algı bozan. Kulağa ne kadar garip, bu etki Astrofiziksel çalışmalarda gözlenmiştir. Onlar birkaç kez ışık hızını hareket sanki gök cisimlerinin bazı görünüyorsun, onların süre “Gerçek” hız muhtemelen çok düşüktür.

Şimdi, Bu etkinin ilginç bir soruyu gündeme–ne “Gerçek” hız? Görmek inanmaktır ise, gördüğümüz hız gerçek hız olmalıdır. Sonra tekrar, Biz ışık seyahat süresi etkisini biliyor musunuz. Yani biz bunu inanmadan önce görmek hızını düzeltmelidir. O zaman ne yapar “görme” Yani? Biz bir şey görmek derken, biz gerçekten ne anlama geliyor?

Fizik Işık

Görme ışık gerektirir, Açıkçası. Işık etkilerin sonlu hızı ve biz şeyleri görmek yolu bozan. Biz onları görmek gibi şeyler olmadığını biliyoruz çünkü bu gerçeği pek bir sürpriz olarak gelmelidir. Gördüğümüz güneş zaten biz onu görmek zaman sekiz dakika eski. Bu gecikme büyük bir anlaşma değil; Şimdi güneşe neler olduğunu bilmek istiyorsanız, yapmamız gereken tüm sekiz dakika beklemektir. Biz, yine de, zorunda “Doğru” nedeniyle ışık sonlu bir hızla bizim algı çarpıklıkları biz gördüğünüz güven önce.

Asıl şaşırtıcı olan (ve nadiren vurgulanan) gelince hareket algılama olmasıdır, biz-geri hesaplamak güneşi biz gecikme çıkar aynı şekilde olamaz. Biz gökcisminin bir improbably yüksek hızda hareket görürseniz, biz ne kadar hızlı ve ne yönde bilemiyorum “gerçekten” başka varsayımlar yapmadan hareket. Bu zorluğu ele almanın bir yolu fizik arena temel özellikleri bizim algı çarpıklıkları atfetmek için — Uzay ve zaman. Eylem başka bir kurs bizim algı ve altta yatan arasındaki kopukluk kabul etmektir “gerçeklik” ve bir şekilde onunla başa.

Einstein ilk rota seçti. Onun çığır açan kağıt yüz yıl önce, o görelilik özel teorisi tanıttı, hangi o uzay ve zamanın temel özelliklerine ışık sonlu hızı tezahürlerini atfedilen. Özel görelilik biri çekirdek fikir (SR) eşzamanlılık kavramı bize ulaşmak için uzak bir yerde bir olay ışık için biraz zaman alır, çünkü yeniden tanımlanması ihtiyacı var, ve biz olayın farkında. Kavramı “Şimdi” çok mantıklı değil, gördüğümüz gibi, Biz bir olayın söz ederken güneşte oluyor, Örneğin. Simultan görecelidir.

Einstein olayı algılamak zamanında anlarını kullanarak eşzamanlılığını tanımlanmış. Algılama, o tanımlandığı gibi, Radar algılama benzer bir ışık gidiş-dönüş seyahat içerir. Biz ışık göndermek, ve yansıma bakmak. İki olaylardan yansıyan ışık aynı anda bize ulaşırsa, bunlar da aynı anda yapılmaktadır.
Eşanlılığı tanımlayan başka bir yolu algılama kullanıyor — onlardan ışık aynı anda bizi ulaşırsa simultane iki olay çağırabilirsiniz. Başka bir deyişle, biz değil onlara ışık gönderme ve yansıması bakarak daha gözlem altında nesneler tarafından üretilen ışığı kullanabilirsiniz.

Bu fark bir saç ayırma teknikliği gibi gelebilir, ama biz yapabilir tahminlerin çok büyük bir fark yok. Einstein'ın seçimi bir çok arzu edilen özelliklere sahip olan bir matematiksel resim sonuçlanır, böylece daha da geliştirilmesi zarif yapma.

O biz onları ölçmek nasıl daha iyi karşılık, çünkü nesneleri hareket halinde açıklayan geldiğinde diğer olasılık bir avantaja sahiptir. Biz hareket yıldız görmek için Radarı kullanan yok; Biz sadece ışığı algılayabilecek (veya diğer radyasyon) bunlardan gelen. Ama duyusal paradigmasını kullanarak bu seçimi, yerine Radar gibi algılamadan daha, biraz daha çirkin bir matematiksel resimde evren sonuçları açıklamak için.

Matematiksel fark farklı felsefi duruşlarını çoğaltılır, da gerçeklik fiziksel resim anlayışına percolate hangi. Bir örnek olarak, Bize astrofizik bir örneğe bakalım. Biz gözlemlemek varsayalım (Bir radyo teleskopla, Örneğin) Gökyüzünde iki nesne, Aşağı yukarı aynı şekil ve özelliklerinin. Emin olduğumuz tek şey gökyüzünde iki farklı noktadan radyo dalgaları zaman içinde aynı anda radyo teleskobu ulaşmak olduğunu. Biz dalgalar oldukça bir süre önce kendi yolculuğuna başladı tahmin edebilirsiniz.

Simetrik nesneler için, biz varsayalım eğer (Biz rutin gibi) dalgalar zaman içinde aynı anda kabaca yolculuğuna başladı, biz iki resim ile sona “Gerçek” simetrik loblar daha fazla veya daha az yol onları görmek.

Ama dalgalar aynı nesneden kaynaklanan farklı olasılık vardır (hangi hareket halinde) , zaman içinde iki farklı anlarda, aynı anda teleskop ulaşan. Bu olasılık gibi simetrik radyo kaynaklarının bazı spektral ve zamansal özelliklerini açıklar, Ben matematiksel olarak son fizik makalede anlatılan ne olduğu. Şimdi, Biz gerçek olarak bu iki resim hangi almalı? İki simetrik nesneler biz onları gördüğümüz gibi ya da böyle bir şekilde hareket eden bir nesne bize bu izlenimi vermek için? Gerçekten birisi olan önemli mi “Gerçek”? Does “Gerçek” Bu bağlamda bir şey demek?

Özel görelilik ima içinde felsefi tutumu tümden bu soruyu şöyle yanıtlıyor. Biz iki simetrik radyo kaynakları elde ettiğimiz kesin bir fiziksel gerçeklik olduğunu, Bu matematiksel iş biraz alır, ancak bunu almak için. İki nesneleri taklit etmek gibi matematik böyle bir moda hareket eden bir tek nesnenin olasılığını dışladı. Aslında, biz ne görmek orada ne olduğunu.

Diğer taraftan, ışığın eşzamanlı gelişini kullanarak eşanlılığı tanımlarsanız, Biz tam tersini kabul etmek zorunda kalacak. Gördüğümüz oldukça uzak ne var dan. Biz açıkça nedeniyle algısında kısıtlamaları bozulmalara ayrıştırarak olamayacağını itiraf edecek (Burada ilgi kısıt olma ışığın sonlu hızı) gördüklerimizin. Aynı algısal resimde neden olabilir birden çok fiziksel gerçekler vardır. Mantıklı sadece felsefi duruşu algılanan gerçeklik ve algılanan ediliyor ne arkasında nedenlerini keser biridir.

Bu kesmek düşünce felsefi okullarda nadir değildir. Fenomenalizm, Örneğin, uzay ve zaman nesnel gerçekler olmadığı görüşündedir. Onlar sadece bizim algı orta. Uzay ve zaman içinde gerçekleşen tüm olaylar sadece bizim algı demetleri vardır. Başka bir deyişle, uzay ve zaman algısı kaynaklanan bilişsel yapılardır. Böylece, zaman ve mekan isnat tüm fiziksel özellikleri yalnızca olağanüstü gerçekliğe uygulayabilirsiniz (gerçeklik biz seziyorum gibi). Noumenal gerçeklik (hangi algımızın fiziksel nedenleri tutar), Bunun aksine, bilişsel ulaşamayacağımız kalır.

Yukarıda açıklanan iki farklı felsefi duruşları yansımaları muazzam. Modern fizik uzay ve zaman olmayan bir phenomenalistic görünümünü kucaklamak gibi görünüyor bu yana, felsefenin bu şube ile oran kendini bulur. Felsefe ve fizik arasındaki bu uçurum, Nobel ödüllü fizikçi kazanan böyle bir dereceye kadar büyüdü, Steven Weinberg, merak (kitabında “Final Teorisi Dreams”) neden fizik felsefeye katkısı çok şaşırtıcı küçük olmuştur. Ayrıca gibi demeçler filozoflar ister, “İster 'noumenal gerçeklik olağanüstü gerçekliği neden olur’ veya noumenal gerçeklik bizim onu ​​algılama bağımsızdır 'olmadığını’ ya da biz noumenal gerçekliği anlamda 'olsun,’ Sorun noumenal gerçeklik kavramı, bilim analizi için tamamen gereksiz bir kavram olduğunu kalır.”

Bir, neredeyse kazara, uzay ve zamanın özellikleri olarak ışığın sonlu bir hızla etkilerini yeniden tanımlayarak zorluk biz anlıyoruz herhangi bir etkisi anında optik yanılsama inmiş olur olduğunu. Örneğin, güneşi görmeye sekiz dakikalık gecikme, biz kolayca basit aritmetik kullanarak onu anlamak ve bizim algı ayrılacak çünkü, sadece optik yanılsama olarak kabul edilir. Ancak, hızlı hareket eden nesnelerin bizim algı bozulmaları, daha karmaşıktır, çünkü, aynı kaynaktan gelen mekan ve zaman olarak kabul edilir bir özellik olmasına rağmen.

Biz gerçeği ile yüzleşmek zorunda o evreni görmeye geldiğinde o, bir optik illüzyon gibi bir şey yoktur, dedi zaman Goethe işaret muhtemelen ne olduğu, “Optik yanılsama Optik gerçektir.”

Ayrım (ya da bunların eksikliği) Optik yanılsama ve gerçeklik arasındaki felsefe eski tartışmaların biridir. Sonunda, bu bilgi ve gerçeklik arasındaki ayrım hakkında. Bilgi şey hakkında bizim görüşümüzü kabul edilir, gerçekte, olduğunu “aslında durum.” Başka bir deyişle, bilgi bir yansımasıdır, veya harici bir şeyin zihinsel görüntüsü, aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi.
Commonsense view of reality
Bu resimde, siyah ok bilgiyi oluşturma süreci temsil eder, hangi algı içerir, bilişsel etkinlikler, ve saf aklın egzersiz. Bu fizik kabul geldiğini resim.
Alternate view of reality
Bizim algı kusurlu olabileceğini kabul etmekle birlikte, fizik biz giderek daha ince deney yoluyla dış gerçekliğe daha yakın ve daha yakın alabilirsiniz varsayar, ve, daha da önemlisi, Daha iyi kuramlaştırmanın yoluyla. Basit fiziksel ilkeleri acımasız onların mantıksal olarak kaçınılmaz sonuçlara saf aklın üstün makinesi kullanılarak takip nerede Özel Görelilik ve Genel kuramlar gerçekliğin bu bakış parlak uygulamalarının örnekleridir.

Ama başka bir var, uzun bir süre için yaklaşık edilmiş bilgi ve gerçeklik alternatif bakış. Bu bizim duyusal girdilerin bir iç bilişsel temsili olarak algılanan gerçekliği konusunda görünümüdür, aşağıda gösterildiği gibi.

Bu görünümde, bilgi ve algılanan gerçeklik hem iç bilişsel yapılardır, Biz ayrı olarak onları düşünüyorum gelmelerine rağmen. Biz onu algıladığımız gibi nedir dış olan gerçeklik değil, ama bilinemeyen bir işletmenin duyusal girdilerin arkasında fiziksel nedenlere sebebiyet veren. Şekilde, İlk ok algılama süreci temsil eder, ve ikinci ok bilişsel ve mantıksal akıl yürütme adımları temsil. Gerçeklik ve bilginin bu görüşü uygulamak için, Biz mutlak gerçekliğin doğasını tahmin var, olduğu gibi bilinemeyen. Mutlak gerçeklik için olası bir aday Newton mekaniği olduğunu, Hangi bizim algılanan gerçeklik için makul bir tahmin verir.

Özetlemek gerekirse, biz algı nedeniyle bozulmaları işlemek için çalıştığınızda, biz iki seçenek var, ya da iki olası felsefi duruşlar. Bir bizim uzay ve zamanın bir parçası olarak çarpıtmaları kabul etmektir, SR olduğu gibi. Diğer seçenek olduğunu varsaymak “yüksek” Bizim algılanan gerçeklikten farklı bir gerçeklik, Özellikleri, biz sadece varsayım. Başka bir deyişle, bir seçenek bozulma ile yaşamak, diğer yüksek gerçeklik için eğitimli tahminler önermek için ise. Bu seçeneklerden hiçbiri caziptir. Ancak, tahmin yol fenomelizm kabul görünümüne benzerdir. Ayrıca gerçeklik bilişsel nörobilim izlendi nasıl doğal açar, hangi biliş arkasında biyolojik mekanizmaları inceleyen.

Bana göre, iki seçenek doğal farklı değildir. SR felsefi duruşu bu alanı sadece olağanüstü bir yapıdır derin bir anlayış gelen olarak düşünülebilir. Anlamda yöntem olağanüstü resimde bozulmalara tanıttı varsa, bunu işleme tek bir mantıklı yolu olağanüstü gerçekliğin özelliklerini yeniden tanımlamak olduğunu iddia edebilir.

Bizim Reality Işık Rolü

Bilişsel nörobilim perspektifinden, Gördüğümüz her şey, sense, hisleri ile bizim beyindeki nöronal ara bağlantıların ve küçük elektrik sinyallerinin sonucu olduğunu düşünüyorum. Bu görüş doğru olmalı. Başka ne var? Tüm düşünceler ve endişeler, bilgi ve inançlar, ego ve gerçeklik, yaşam ve ölüm — her birinde sadece nöronal işten ve aşırı duygusal bir buçuk kilogram olduğunu, beynimizi diyoruz gri malzeme. Başka bir şey yok. Hiçbir şey!

Aslında, Nörobilimdeki gerçekliğin bu görüş fenomelizm tam bir echo, Hangi her şeyi algı ya da zihinsel yapıların bir paket düşünüyor. Uzay ve zaman da bizim beyinde bilişsel yapılardır, her şey gibi. Onlar bizim beyinlerimizin duyularımızın almak duyusal girdilerin üzerinden uydurmak zihinsel resimlerdir. Duyusal algı oluşturulan ve bilişsel süreci ile imal, uzay-zaman sürekliliği fizik arenadır. Tüm duyuların, görme kadar baskın bir gereğidir. Görme duyusal girdi ışık. Retinamıza üzerine düşen ışığın dışarı beyin tarafından oluşturulan bir uzayda (veya Hubble teleskobunun fotoğraf sensörlere), hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edebileceği bir sürpriz?

Bu felsefi duruş benim kitabın temelidir, Unreal Evren, hangi fizik ve felsefe bağlayıcı ortak konuları araştırıyor. Bu felsefi ifadelerin genellikle bize fizikçiler kötü bir rap olsun. Fizikçilere, felsefesi tamamen farklı bir alandır, bilginin bir silo. Biz bu inancı değiştirmek gerekir ve farklı bilgi siloları arasındaki örtüşme takdir. Biz insan düşüncesindeki atılımlar bulmak için bekleyebilirsiniz bu aşmalı.

Bu felsefi grand-ayakta gelebilir küstahça ve anlaşılır istenmeyen fizikçilerin örtülü kendine öğüt; ama ben bir koz tutuyorum. Bu felsefi duruş dayanarak, Ben iki astrofizik fenomen radikal bir yeni bir model ile geldi, başlıklı bir makalede yayınladı, “Radyo Kaynakları ve Gama Işın Patlamaları Lüminal Bom mısınız?” Haziran Modern Fizik D bilinen International Journal 2007. Bu makale, yakında Jan tarafından derginin üst erişilen makalelerin biri haline gelen 2008, ışığın sonlu hızını biz hareket algılama şeklini bozan bakış doğrudan uygulama. Çünkü bu bozulmalar, şeyler görüyorum yolu onlar yoldan bir feryat.

Biz böyle radyo teleskoplar gibi bizim duyularımız için teknolojik uzantıları kullanarak bu tür algısal kısıtlamaları kaçabilir düşünmek için cazip olabilir, elektron mikroskopları veya spektroskopik hız ölçümleri. Sonunda, Bu araçlar yok “algı” başına ve biz muzdarip insan zayıflıklarına bağışık olmalıdır. Fakat bu ruhsuz araçlar da ışık hızı ile sınırlı bilgi taşıyıcıları kullanarak bizim evreni ölçmek. Biz, Bu nedenle, Biz modern araçları kullanma dahi algımızın temel kısıtlamaları kaçamıyorum. Başka bir deyişle, Hubble teleskobu bizim çıplak gözle bile bir milyar ışık yılı öteye görebilirsiniz, ama ne görüyor hala bizim gözleri ne görmek daha bir milyar yıl daha eski.

Bizim gerçeklik, teknolojik gelişmiş veya doğrudan duyusal girdilerin üzerine inşa edip, Bizim algısal sürecin sonucudur. Bizim uzun menzilli algılama ışığa dayalı ölçüde (ve dolayısıyla hızı ile sınırlıdır), biz evrenin sadece bir bozuk resim olsun.

Felsefe ve Maneviyat ışık

Işık ve gerçekliğin bu hikayenin büküm biz uzun zamandır bilinen tüm bu gibi görünüyor olduğunu. Klasik felsefi okullar Einstein'ın düşünce deneyinde çok benzer çizgiler boyunca düşündüm görünüyorlar.

Modern bilimin ışığına tanınan özel bir yer takdir kez, bizim evren ışık yokluğunda nasıl olurdu farklı kendimize sormak zorundayız. Elbette, hafif bir duyusal deneyimi eklemek sadece bir etikettir. Bu nedenle, daha doğru olduğu, biz farklı bir soru sormak zorundayım: biz ışık dediğimiz yanıtladı herhangi duyuları yoktu, Bu evrenin biçimini etkileyecek?

Herhangi bir normal gelen acil cevap (olmasıdır, felsefi olmayan) kişi bariz olduğunu. Herkes kör ise, Herkes kör. Ama evrenin varlığı bunu görmek ya da değil olup olmadığını bağımsız. O olsa? Biz bunu algılayamaz eğer evrenin var demek ne demek? Ah… Bir ıssız ormanda düşen ağacın asırlık bilmecesi. Unutmayın, evren bilişsel bir yapı ya da gözümüze ışık girdi zihinsel bir temsilidir. Değil “Orada,” ama bizim beyin nöronları, her şey olduğu gibi. Bizim gözümüzde ışık yokluğunda, temsil edilmesi için herhangi bir giriş var, ergo hiçbir evren.

Diğer hızlarda çalışan modaliteleri kullanarak evreni algılanan olsaydı (echolocation, Örneğin), uzay ve zamanın temel özelliklerini düşündüm olurdu olanlar hızlarında. Bu fenomelizm gelen kaçınılmaz sonuç olduğunu.

Bizim gerçeklik ya da evreni yaratmada ışık rolü Batı dini düşüncenin kalbindedir. Işık yoksun bir evren size ışıkları kapalı olması sadece bir dünya değil. Gerçekten kendisi yoksun bir evren, var olmayan bir evren. Biz açıklamasının arkasında bilgelik anlamak zorunda bu bağlamda olduğunu “toprak form olmadan vardı, ve geçersiz” Tanrı neden kadar ışık olmak, diyerek “Işık olsun.”

Kuran da diyor, “Allah, göklerin ve yerin ışığı,” Antik Hindu yazılarından birinde yansıtılmış olan: “Karanlıktan aydınlığa bana yol, real gerçekdışı beni neden.” Gerçekdışı boşluktan bizi alarak ışığın rolü (hiçlik) bir gerçekliğe gerçekten uzun anlaşıldı, uzun zaman. Bu antik aziz ve peygamberlerin biz ancak şimdi bilgi bizim tüm sözde gelişmeler ile ortaya başlıyor şeyleri biliyordu mümkün mü?

Ben meleklerin basmaktan korktuğu yerlere acele olabilir biliyorum, Kutsal reinterpreting için tehlikeli bir oyun. Bu tür yabancı yorumların nadiren olan teolojik çevrelerde hoş geldiniz. Ama manevi felsefelerin metafizik görüşlerinde elbirliği arıyorum aslında sığınırım, onların mistik veya teolojik değerini azaltmadan.

Fenomelizm içinde noumenal-olağanüstü ayrımı ve Advaita içinde Brahman-Maya ayrımı arasındaki paralellikler göz ardı etmek zor. Maneviyat repertuarından gerçekliğin doğası üzerine bu kez test edilmiş bilgelik şimdi modern nörobilim yeniden icat edilir, hangi beyin tarafından oluşturulan bir bilişsel temsili olarak gerçeği davranır. Beyin duyusal girdileri kullanır, Bellek, bilinç, gerçeklik duygumuzu concocting katkı maddesi olarak ve hatta dil. Bu gerçeklik görünümü, Ancak, bir şey fizik ile uzlaşmak için henüz olduğunu. Ama ölçüde onun arena (Uzay ve zaman) Gerçekte bir parçasıdır, fizik felsefesi bağışık değil.

Biz daha fazla ve daha fazla bilgimizin sınırlarını zorlamaya olarak, insan çabalarının farklı dalları arasındaki şimdiye kadar umulmadık ve genellikle şaşırtıcı bağlantıları keşfetmeye başlıyor. Son tahlilde, tüm bilgimiz beynimizde bulunduğu zaman nasıl bilgimizin çeşitli alanları birbirinden bağımsız olabilir? Bilgi tecrübelerimizi bir bilişsel temsilidir. Ama sonra, yani gerçekliktir; bizim duyusal girdilerin bir bilişsel temsilidir. Bu bilginin bir dış gerçekliğin bizim iç temsilidir düşünmek bir safsatadır, ve ondan bu nedenle farklı. Bilgi ve gerçeklik hem iç bilişsel yapılardır, Biz ayrı olarak onları düşünüyorum gelmelerine rağmen.

Tanıma ve insan çaba farklı alanları arasında bağlantıların yararlanarak biz bekliyoruz bizim kolektif bilgelik sonraki atılım için katalizör olabilir.

Kararsızca Prensibi

belirsizlik ilkesi, kamu hayal gücünü zorlamaktadır fizik ikinci şey. (Birincisi E=mc^2.) Bu şey görünüşte basit diyor — Eğer sadece belirli bir hassas bir sistemin iki ücretsiz özelliklerini ölçebilir. Örneğin, Eğer bir elektron nerede olduğunu anlamaya çalışırsanız (konumunu ölçmek, olmasıdır) Daha fazla ve daha kesin, hızı giderek daha belirsiz hale (veya, Momentum ölçüm kesin olur).

Nerede bu ilke geliyor? Biz bu soruyu sormak önce, Biz prensip gerçekten ne diyor incelemek zorunda. İşte birkaç olası yorumlardır:

  1. Bir parçacığın konum ve momentum özünde birbirine. Daha doğru ivme ölçer gibi, tanecik türü “yayılır,” George Gamow'un karakter olarak, Bay. Tompkins, koyar. Başka bir deyişle, sadece şeylerden biridir; Dünyada işler böyle.
  2. Biz konumunu ölçmek zaman, Biz ivme rahatsız. Bizim ölçüm problarıdır “çok şişman,” sanki. Biz pozisyon doğruluğunu artırmak gibi (kısa dalga boylarında parlayan ışığıyla, Örneğin), Biz ivme daha rahatsız (daha kısa dalga boyunda ışık daha yüksek bir enerji / ivme olduğundan).
  3. Bu yoruma yakından ilgili belirsizlik ilkesi bir algısal sınırı olduğu bir görüştür.
  4. Biz gelecek kuramı bu sınırları aşmak olabileceğini düşünün Biz de bilişsel sınırı olarak belirsizlik ilkesine düşünebilirsiniz.

Tamam, Son iki yorumların kendimin, bu yüzden burada ayrıntılı olarak ele olmayacak.

İlk görünümü şu anda popüler ve kuantum mekaniğinin sözde Kopenhag yorumlanmasıyla ilgili ise. Bu tür Hinduizmin kapalı tablolar gibi — “Böyle Mutlak bir doğa,” Örneğin. Doğru, olabilir. Ama küçük pratik kullanım. Bu tartışmalar çok açık değil için en görmezden edelim.

İkinci yorumlanması genellikle deneysel bir zorluk olarak anlaşılır. Ama deney düzeneği kavramı kaçınılmaz insan gözlemci kapsayacak şekilde genişletildi ise, biz algısal sınırlama üçüncü görüşe varmak. Bu görünümde, Bu gerçekten mümkün mü “türetmek” belirsizlik ilkesi.

En biz dalga boyundaki bir ışık ışınını kullanarak varsayalım \lambda parçacık gözlemlemek. Biz elde etmek için umut olabilir konumda hassas bir düzenin olduğunu \lambda. Başka bir deyişle, \Delta x \approx \lambda. Kuantum mekaniğinin, ışık ışınının her bir foton momentum dalga boyu ile ters orantılıdır. Bunu görebilirsiniz, böylece en azından bir foton parçacık tarafından yansıtılır. Bu yüzden, klasik koruma yasa ile, parçacığın momentumu azından tarafından değiştirmek zorunda \Delta p \approx sabit\lambda Bu ölçümden önce oldu ne gelen. Böylece, algısal argümanlar aracılığıyla, Heisenberg belirsizlik ilkesine benzer bir şey olsun \Delta x \Delta p = sabit.

Biz bu argüman daha titiz yapabilirsiniz, ve sabit değerinin bir tahminini elde. Mikroskop çözünürlüğü aşağıdaki empirik formül ile verilir 0.61\lambda/NA, nerede NA Sayısal açıklık olduğunu, birinin bir maksimum değere sahip olan. Böylece, en iyi uzaysal çözünürlüğü 0.61\lambda. Işık demeti Her foton bir momentumu vardır 2\pi\hbar/\lambda, parçacık ivme belirsizlik hangi. Yani biz olsun \Delta x \Delta p = (0.61\lambda)(2\pi\hbar) \approx 4\hbar, kuantum mekaniksel sınırından daha büyük büyüklüğü yaklaşık bir sipariş. Daha titiz bir istatistiksel argümanlarla sayesinde, uzamsal çözünürlük ile ilgili ve beklenen ivme transfer, mümkün akıl bu hat üzerinden Heisenberg belirsizlik ilkesini elde etmek olabilir.

Biz felsefi görünümünü düşünürsek bizim gerçeklik bizim algısal uyaranların bilişsel model olduğunu (bana hangi mantıklı tek görünümüdür), Bir bilişsel sınırlaması olan belirsizlik ilkesinin benim dördüncü yorumlanması biraz su tutar.

Referans

Bu yazının ikinci kısmı benim kitaptan bir alıntıdır, Unreal Evren.

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı

Bir zamanlar, Benim akıl sağlığım hakkında bazı şüpheler vardı. Sonunda, Kendinizi gerçekliğin realness sorgulama bulursanız, Eğer merak var — bunun gerçekdışı olduğunu gerçekliktir, ya da aklı?

Benim bu felsefi eğimli arkadaşımla benim endişelerini paylaştı zaman, diye bana güvence verdi, “Aklı abartılıyor.” Okuduktan sonra Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Ben o haklıydı düşünüyorum. Belki yeterince gitmedi — olabilir delilik yol underrated.

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı dışında mythos çıkma süreci olarak delilik tanımlar; bizim kombine bilginin toplamı olmanın mitosu nesiller boyunca aşağı geçti, the “sağduyulu” Bu mantığı önce gelir. Gerçeklik sağduyulu değilse, ne? Ve gerçekliğin realness şüphe, neredeyse tanım gereği, mythos sınırları dışında artırıyor. Bu yüzden uyuyor; benim endişeleri gerçekten iyi kurulmuş idi.

Ama iyi bir uyum garantisi değildir “hakkaniyet” Bir hipotezin, olarak Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı bize öğrettiği. Yeterli zaman verilmiş, biz her zaman bizim gözlem uyan bir hipotez ile gelebilir. Gözlem ve deneyimlerinden hypothesizing süreci bu projelerin gölgesinde bir nesnenin doğasını tahmin etmeye çalışıyor gibi. Ve bir projeksiyon bizim gerçeklik tam olarak ne olduğunu — duyusal ve bilişsel uzaya bilinmeyen formları ve süreçlerin bir projeksiyon, Bizim mitoloji ve logolar. Ama burada, I may be pushing my own agenda rather than the theme of the book. Ama neresinde, değil mi? Kendimi mırıldanarak bulundu nedeni budur “Tam olarak!” ve üzerinde benim üç sırasında kitabın okur, ve neden ben gelecekte bunu birçok kez daha okuyacak. Tekrar hatırlatalım, iyi bir uyum, bir hipotezin doğruluk hakkında bir şey söylüyor.

One such reasonable hypothesis of ours is about continuity We all assume the continuity of our personality or selfhood, which is a bit strange. I know that I am the same person I was twenty years ago — older certainly, wiser perhaps, but still the same person. But from science, I also know for a fact that every cell, every atom and every little fundamental particle in my body now is different from what constituted my body then. The potassium in the banana I ate two weeks ago is, for instance, what may be controlling the neuronal firing behind the thought process helping me write this essay. But it is still me, not the banana. We all assume this continuity because it fits.

Losing this continuity of personality is a scary thought. How scary it is is what Zen and the Art of Motorcycle Maintenance tells you. As usual, I’m getting a bit ahead of myself. Let’s start at the beginning.

In order to write a decent review of this book, it is necessary to summarize the “story” (which is believed to be based on the author’s life). Like most great works of literature, the story flows inwards and outwards. Outwardly, it is a story of a father and son (Pirsig and Chris) across the vast open spaces of America on a motorbike. Inwardly, it is a spiritual journey of self-discovery and surprising realizations. At an even deeper level, it is a journey towards possible enlightenment rediscovered.

The story begins with Pirsig and Chris riding with John and Sylvia. Right at the first unpretentious sentence, “I can see by my watch, without taking my hand from the left grip of the cycle, that it is eight-thirty in the morning,” it hit me that this was no ordinary book — the story is happening in the present tense. It is here and now — the underlying Zen-ness flows from the first short opening line and never stops.

The story slowly develops into the alienation between Chris and his father. The “father” comes across as a “selfish bastard,” as one of my friends observed.

The explanation for this disconnect between the father and the son soon follows. The narrator is not the father. He has the father’s body all right, but the real father had his personality erased through involuntary shock treatments. The doctor had reassured him that he had a new personality — not that he was a new personality.

The subtle difference makes ample sense once we realize that “he” and his “personality” are not two. And, to those of us how believe in the continuity of things like self-hood, it is a very scary statement. Personality is not something you have and wear, like a suit or a dress; it is what you are. If it can change, and you can get a new one, what does it say about what you think you are?

In Pirsig’s case, the annihilation of the old personality was not perfect. Besides, Chris was tagging along waiting for that personality to wake up. But awakening a personality is very different from waking a person up. It means waking up all the associated thoughts and ideas, insights and enlightenment. And wake up it does in this story — Phaedrus is back by the time we reach the last pages of the book.

What makes this book such a resounding success, (not merely in the market, but as an intellectual endeavor) are the notions and insights from Phaedrus that Pirsig manages to elicit. Zen and the Art of Motorcycle Maintenance is nothing short of a new way of looking at reality. It is a battle for the minds, yours and mine, and those yet to come.

Such a battle was waged and won ages ago, and the victors were not gracious and noble enough to let the defeated worldview survive. They used a deadly dialectical knife and sliced up our worldview into an unwieldy duality. The right schism, according to Phaedrus and/or Pirsig, would have been a trinity.

The trinity managed to survive, albeit feebly, as a vanquished hero, timid and self-effacing. We see it in the Bible, for instance, as the Father, the Son and the Holy Spirit. We see it Hinduism, as its three main gods, and in Vedanta, a line of thought I am more at home with, as Satyam, Shivam, Sundaram — the Truth, ???, the Beauty. The reason why I don’t know what exactly Shivam means indicates how the battle for the future minds was won by the dualists.

It matters little that the experts in Vedanta and the Indian philosophical schools may know precisely what Shivam signifies. I for one, and the countless millions like me, will never know it with the clarity with which we know the other two terms — Sundaram and Satyam, beauty and truth, Maya and Brahman, aesthetics and metaphysics, mind and matter. The dualists have so completely annihilated the third entity that it does not even make sense now to ask what it is. They have won.

Phaedrus did ask the question, and found the answer to be Quality — something that sits in between mind and matter, between a romantic and a classical understanding of the world. Something that we have to and do experience before our intellect has a chance to process and analyze it. Zen.

However, in doing so, Phaedrus steps outside our mythos, and is hence insane.

If insanity is Zen, then my old friend was right. Sanity is way overrated.

Photo by MonsieurLui

Perception, Physics and the Role of Light in Philosophy

Reality, as we sense it, is not quite real. The stars we see in the night sky, for instance, are not really there. They may have moved or even died by the time we get to see them. This unreality is due to the time it takes for light from the distant stars and galaxies to reach us. We know of this delay.

Even the sun that we know so well is already eight minutes old by the time we see it. This fact does not seem to present particularly grave epistemological problems – if we want to know what is going on at the sun now, all we have to do is to wait for eight minutes. We only have to ‘correct’ for the distortions in our perception due to the finite speed of light before we can trust what we see. The same phenomenon in seeing has a lesser-known manifestation in the way we perceive moving objects. Some heavenly bodies appear as though they are moving several times the speed of light, whereas their ‘real’ speed must be a lot less than that.

What is surprising (and seldom highlighted) is that when it comes to sensing motion, we cannot back-calculate in the same kind of way as we can to correct for the delay in observation of the sun. If we see a celestial body moving at an improbably high speed, we cannot calculate how fast or even in what direction it is ‘really’ moving without first having to make certain further assumptions.

Einstein chose to resolve the problem by treating perception as distorted and inventing new fundamental properties in the arena of physics – in the description of space and time. One core idea of the Special Theory of Relativity is that the human notion of an orderly sequence of events in time needs to be abandoned. In fact, since it takes time for light from an event at a distant place to reach us, and for us to become aware of it, the concept of ‘now’ no longer makes any sense, for example, when we speak of a sunspot appearing on the surface of the sun just at the moment that the astronomer was trying to photograph it. Simultaneity is relative.

Einstein instead redefined simultaneity by using the instants in time we detect the event. Detection, as he defined it, involves a round-trip travel of light similar to radar detection. We send out a signal travelling at the speed of light, and wait for the reflection. If the reflected pulse from two events reaches us at the same instant, then they are simultaneous. But another way of looking at it is simply to call two events ‘simultaneous’ if the light from them reaches us at the same instant. In other words, we can use the light generated by the objects under observation rather than sending signals to them and looking at the reflection.

This difference may sound like a hair-splitting technicality, but it does make an enormous difference to the predictions we can make. Einstein’s choice results in a mathematical picture that has many desirable properties, including that of making further theoretical development more elegant. But then, Einstein believed, as a matter of faith it would seem, that the rules governing the universe must be ‘elegant.’ However, the other approach has an advantage when it comes to describing objects in motion. Because, of course, we don’t use radar to see the stars in motion; we merely sense the light (or other radiation) coming from them. Yet using this kind of sensory paradigm, rather than ‘radar-like detection,’ to describe the universe results in an uglier mathematical picture. Einstein would not approve!

The mathematical difference spawns different philosophical stances, which in turn percolate to the understanding of our physical picture of reality. As an illustration, suppose we observe, through a radio telescope, two objects in the sky, with roughly the same shape, size and properties. The only thing we know for sure is that the radio waves from these two different points in the sky reach us at the same instant in time. We can only guess when the waves started their journeys.

If we assume (as we routinely do) that the waves started the journey roughly at the same instant in time, we end up with a picture of two ‘real’ symmetric lobes more or less the way see them. But there is another, different possibility and that is that the waves originated from the same object (which is in motion) at two different instants in time, reaching the telescope at the same instant. This possibility would additionally explain some spectral and temporal properties of such symmetric radio sources. So which of these two pictures should we take as real? Two symmetric objects as we see them or one object moving in such a way as to give us that impression? Does it really matter which one is ‘real’? Does ‘real’ mean anything in this context?

Special Relativity gives an unambiguous answer to this question. The mathematics rules out the possibility of a single object moving in such a fashion as to mimic two objects. Essentially, what we see is what is out there. Yet, if we define events by what we perceive, the only philosophical stance that makes sense is the one that disconnects the sensed reality from the causes lying behind what is being sensed.

This disconnect is not uncommon in philosophical schools of thought. Phenomenalism, for instance, holds the view that space and time are not objective realities. They are merely the medium of our perception. All the phenomena that happen in space and time are merely bundles of our perception. In other words, space and time are cognitive constructs arising from perception. Thus, all the physical properties that we ascribe to space and time can only apply to the phenomenal reality (the reality of ‘things-in-the-world’ as we sense it. The underlying reality (which holds the physical causes of our perception), by contrast, remains beyond our cognitive reach.

Yet there is a chasm between the views of philosophy and modern physics. Not for nothing did the Nobel Prize winning physicist, Steven Weinberg, wonder, in his book Dreams of a Final Theory, why the contribution from philosophy to physics had been so surprisingly small. Perhaps it is because physics has yet to come to terms with the fact that when it comes to seeing the universe, there is no such thing as an optical illusion – which is probably what Goethe meant when he said, ‘Optical illusion is optical truth.’

The distinction (or lack thereof) between optical illusion and truth is one of the oldest debates in philosophy. After all, it is about the distinction between knowledge and reality. Knowledge is considered our view about something that, in reality, is ‘actually the case.’ In other words, knowledge is a reflection, or a mental image of something external, as shown in the figure below.

ExternalToBrain

In this picture, the black arrow represents the process of creating knowledge, which includes perception, cognitive activities, and the exercise of pure reason. This is the picture that physics has come to accept. While acknowledging that our perception may be imperfect, physics assumes that we can get closer and closer to the external reality through increasingly finer experimentation, and, more importantly, through better theorization. The Special and General Theories of Relativity are examples of brilliant applications of this view of reality where simple physical principles are relentlessly pursued using formidable machine of pure reason to their logically inevitable conclusions.

But there is another, alternative view of knowledge and reality that has been around for a long time. This is the view that regards perceived reality as an internal cognitive representation of our sensory inputs, as illustrated below.

AbsolutelToBrain

In this view, knowledge and perceived reality are both internal cognitive constructs, although we have come to think of them as separate. What is external is not the reality as we perceive it, but an unknowable entity giving rise to the physical causes behind sensory inputs. In the illustration, the first arrow represents the process of sensing, and the second arrow represents the cognitive and logical reasoning steps. In order to apply this view of reality and knowledge, we have to guess the nature of the absolute reality, unknowable as it is. One possible candidate for the absolute reality is Newtonian mechanics, which gives a reasonable prediction for our perceived reality.

To summarize, when we try to handle the distortions due to perception, we have two options, or two possible philosophical stances. One is to accept the distortions as part of our space and time, as Special Relativity does. The other option is to assume that there is a ‘higher’ reality distinct from our sensed reality, whose properties we can only conjecture. In other words, one option is to live with the distortion, while the other is to propose educated guesses for the higher reality. Neither of these choices is particularly attractive. But the guessing path is similar to the view accepted in phenomenalism. It also leads naturally to how reality is viewed in cognitive neuroscience, which studies the biological mechanisms behind cognition.

The twist to this story of light and reality is that we seem to have known all this for a long time. The role of light in creating our reality or universe is at the heart of Western religious thinking. A universe devoid of light is not simply a world where you have switched off the lights. It is indeed a universe devoid of itself, a universe that doesn’t exist. It is in this context that we have to understand the wisdom behind the statement that ‘the earth was without form, and void’ until God caused light to be, by saying ‘Let there be light.’

The Koran also says, ‘Allah is the light of the heavens and the earth,’ which is mirrored in one of the ancient Hindu writings: ‘Lead me from darkness to light, lead me from the unreal to the real.’ The role of light in taking us from the unreal void (the nothingness) to a reality was indeed understood for a long, long time. Is it possible that the ancient saints and prophets knew things that we are only now beginning to uncover with all our supposed advances in knowledge?

There are parallels between the noumenal-phenomenal distinction of Kant and the phenomenalists later, and the Brahman-Maya distinction in Advaita. Wisdom on the nature of reality from the repertoire of spirituality is reinvented in modern neuroscience, which treats reality as a cognitive representation created by the brain. The brain uses the sensory inputs, memory, consciousness, and even language as ingredients in concocting our sense of reality. This view of reality, however, is something physics is still unable to come to terms with. But to the extent that its arena (space and time) is a part of reality, physics is not immune to philosophy.

In fact, as we push the boundaries of our knowledge further and further, we are discovering hitherto unsuspected and often surprising interconnections between different branches of human efforts. Yet, how can the diverse domains of our knowledge be independent of each other if all knowledge is subjective? If knowledge is merely the cognitive representation of our experiences? But then, it is the modern fallacy to think that knowledge is our internal representation of an external reality, and therefore distinct from it. Instead, recognising and making use of the interconnections among the different domains of human endeavour may be the essential prerequisite for the next stage in developing our collective wisdom.

Box: Einstein’s TrainOne of Einstein’s famous thought experiments illustrates the need to rethink what we mean by simultaneous events. It describes a high-speed train rushing along a straight track past a small station as a man stands on the station platform watching it speed by. To his amazement, as the train passes him, two lightening bolts strike the track next to either end of the train! (Conveniently, for later investigators, they leave burn marks both on the train and on the ground.)

To the man, it seems that the two lightening bolts strike at exactly the same moment. Later, the marks on the ground by the train track reveal that the spots where the lightening struck were exactly equidistant from him. Since then the lightening bolts travelled the same distance towards him, and since they appeared to the man to happen at exactly the same moment, he has no reason not to conclude that the lightening bolts struck at exactly the same moment. They were simultaneous.

However, suppose a little later, the man meets a lady passenger who happened to be sitting in the buffet car, exactly at the centre of the train, and looking out of the window at the time the lightening bolts struck. This passenger tells him that she saw the first lightening bolt hit the ground near the engine at the front of the train slightly ahead of when the second one hit the ground next to the luggage car at the rear of the train.

The effect has nothing to do with the distance the light had to travel, as both the woman and the man were equidistant between the two points that the lightening hit. Yet they observed the sequence of events quite differently.

This disagreement of the timing of the events is inevitable, Einstein says, as the woman is in effect moving towards the point where the flash of lightening hit near the engine -and away from the point where the flash of lightening hit next to the luggage car. In the tiny amount of time it takes for the light rays to reach the lady, because the train moves, the distance the first flash must travel to her shrinks, and the distance the second flash must travel grows.

This fact may not be noticed in the case of trains and aeroplanes, but when it comes to cosmological distances, simultaneity really doesn’t make any sense. For instance, the explosion of two distant supernovae, seen as simultaneous from our vantage point on the earth, will appear to occur in different time combinations from other perspectives.

In Relativity: The Special and General Theory (1920), Einstein put it this way:

‘Every reference-body (co-ordinate system) has its own particular time; unless we are told the reference-body to which the statement of time refers, there is no meaning in a statement of the time of an event.’

The Story So Far …

In the early sixties, Santa Kumari Amma decided to move to the High Ranges. She had recently started working with KSEB which was building a hydro-electric project there.The place was generically called the High Ranges, even though the ranges weren’t all that high. People told her that the rough and tough High Ranges were no place for a country girl like her, but she wanted to go anyways, prompted mainly by the fact that there was some project allowance involved and she could use any little bit that came her way. Her family was quite poor. She came from a small village called Murani (near a larger village called Mallappalli.)

Around the same time B. Thulasidas (better known as Appu) also came to the High Ranges. His familty wasn’t all that poor and he didn’t really need the extra money. But he thought, hey rowdy place anyway, what the heck? Well, to make a long story short, they fell in love and decided to get married. This was some time in September 1962. A year later Sandya was born in Nov 63. And a little over another year and I came to be! (This whole stroy, by the way, is taking place in the state of Kerala in India. Well, that sentence was added just to put the links there, just in case you are interested.) There is a gorgeous hill resort called Munnar (meaning three rivers) where my parents were employed at that time and that’s where I was born.

 [casual picture] Just before 1970, they (and me, which makes it we I guess) moved to Trivandrum, the capital city of Kerala. I lived in Trivandrum till I was 17. Lots of things happened in those years, but since this post is still (and always will be) work in progress, I can’t tell you all about it now.

In 1983, I moved to Madras, to do my BTech in Electronics and Communication at IIT, Madras. (They call the IITs the MIT of India, only much harder to get in. In my batch, there were about 75,000 students competing for about 2000 places. I was ranked 63 among them. I’m quite smart academically, you see.) And as you can imagine, lots of things happened in those four years as well. But despite all that, I graduated in August 1987 and got my BTech degree.

In 1987, after finishing my BTech, I did what most IITians are supposed to do. I moved to the states. Upstate New York was my destination. I joined the Physics Department of Syracuse University to do my PhD in High Energy Physics. And boy, did a lot of things happen during those 6 years! Half of those 6 years were spent at Cornell University in Ithaca.

That was in Aug. 1987. Then in 1993 Sept, the prestigious French national research organization ( CNRS – “Centre national de la recherche scientifique”) hired me. I moved to France to continue my research work at ALEPH, CERN. My destination in France was the provencal city of Marseilles. My home institute was “Centre de Physique des Particules de Marseille” or CPPM. Of course, I didn’t speak a word of French, but that didn’t bother me much. (Before going to the US in 1987, I didn’t speak much English/Americanese either.)

End of 1995, on the 29th of Dec, I got married to Kavita. In early 1996, Kavita also moved to France. Kavita wasn’t too happy in France because she felt she could do much more in Singapore. She was right. Kavita is now an accomplished entrepreneur with two boutiques in Singapore and more business ideas than is good for her. She has won many awards and is a minor celebrity with the Singapore media. [Wedding picture]

In 1998, I got a good offer from what is now the Institute for Infocomm Research and we decided to move to Singapore. Among the various personal reasons for the move, I should mention that the smell of racisim in the Marseilles air was one. Although every individual I personally met in France was great, I always had a nagging feeling that every one I did not meet wanted me out of there. This feeling was further confirmed by the immigration clerks at the Marignane airport constantly asking me to “Mettez-vous a cote, monsieur” and occassionally murmuring “les francais d’abord.”  [Anita Smiles]

A week after I moved to Singapore, on the 24rth of July 1998, Anita was born. Incredibly cute and happy, Anita rearranged our priorities and put things in perspective. Five years later, on the 2nd of May 2003, Neil was born. He proved to be even more full of smiles.  [Neil Smiles more!]

In Singapore, I worked on a lot of various body-based measurements generating several patents and papers. Towards the end of my career with A-Star, I worked on brain signals, worrying about how to make sense of them and make them talk directly to a computer. This research direction influenced my thinking tremendously, though not in a way my employer would’ve liked. I started thinking about the role of perception in our world view and, consequently, in the theories of physics. I also realized how these ideas were not isolated musings, but were atriculated in various schools of philosophy. This line of thinking eventually ended up in my book, The Unreal Universe.

Towards the second half of 2005, I decided to chuck research and get into quantitative finance, which is an ideal domain for a cash-strapped physicist. It turned out that I had some skills and aptitudes that were mutually lucrative to my employers and myself. My first job was as the head of the quantitative analyst team at OCBC, a regional bank in Singapore. This middle office job, involving risk management and curtailing ebullient traders, gave me a thorough overview of pricing models and, perhaps more importantly, perfect understanding of the conflict-driven implementation of the risk appetite of the bank.

 [Dad] Later on, in 2007, I moved to Standard Chartered Bank, as a senior quantitative professional taking care of their in-house trading platform, which further enhanced my "big picture" outlook and inspired me to write Principles of Quantitative Development. I am rather well recognized in my field, and as a regular columnist for the Wilmott Magazine, I have published several articles on a variety of topics related to quants and quantitative finance, which is probably why John Wiley & Sons Ltd. asked me to write this book.

Despite these professional successes, on the personal front, 2008 has been a year of sadness. I lost my father on the 22nd of October. The death of a parent is a rude wake-up call. It brings about feelings of loss and pain that are hard to understand, and impossible to communicate. And for those of us with little gift of easy self-expression, they linger for longer than they perhaps should.